milliemlak.org sayfalarında yer alan her türlü bilgi, rapor, araştırma/inceleme sonuçları, görüş, öneri ve yorumlar güvenilirliğine inanılan/güvenirliliği kabul edilen kaynaklardan temin edilen bilgiler dikkate alınarak genel anlamda bilgi vermek amacıyla hazırlanmıştır. Sayfalarda yer alan bilgiler ve doğrulukları MEKDER Yönetimi ya da üyeleri tarafından garanti edilmemekte olup bunlardaki hatalardan, eksikliklerden ya da bu bilgilere dayanılarak yapılan işlemlerden doğacak her türlü maddi/manevi zarardan ve her ne şekilde olursa olsun uğranabilecek zarardan dolayı MEKDER Yönetimi ve üyeleri sorumlu tutulamaz.
KENTSEL RANTLAR NEDENİYLE OLUŞAN GELİRLERDEN KAMUNUN PAY ALMASI GEREKMEZ Mİ?
M. Akif UMAY Milli Emlak Başkontrolörü
(Mali Kılavuz Dergisi, Ocak 2006-Sayı:31)
Arzı sabit olan toprak ve diğer doğal kaynakların kullanımı için ödenen fiyata rant denmektedir[1]. Rant, rantiyeci gibi kavramlar günlük dilde ve medyada olumsuz anlamda kullanılmaktadır. Ancak şu da bir gerçekliktir ki üretim faktörü olarak toprağın rantıda diğer tüm mal ve faktörlerin fiyatları gibi piyasada oluşmaktadır. Mesela bir şehirde üzerine bina inşa edilmemiş arsalar ve bu arsalara olan talep, rantın düzeyini belirlemektedir. Ülkemizde son bir yıldır anormal bir şekilde fiyatları artan arsa ve konutlardan sağlanan rantların şehir rantı -kentsel rantlar- çerçevesinde değerlendirilmesi ve bu rantların bir kısmının kamuya aktarılmasına yönelik düzenleme yapmak gerekliliği aşikardır. Ülkemizde 1972 yılında yürürlüğe giren 1318 sayılı Finansman Kanunu ile gayrimenkul kıymet artışlarının vergilendirilmesine yönelik düzenleme yapılmış idi, ancak anılan Kanun 1982 yılında yürürlüğe giren 2588 sayılı Kanunla yürürlükten kaldırılmıştı. Bu yazıda kent rantı kavramı irdelenecek ve oluşan bu rantın belirli bir kısmının kamuya aktarılması gerekliliği tartışılacaktır.
Ekonomistlerin rant teorileri çerçevesinde açıkladıkları rant teorileri ve türleri arasında şehir rantı da bulunmaktadır. Şehir rantı ile kent rantı, kentsel rant aynı anlamda kullanılmasına rağmen kanaatimizce kent rantı, kentsel rant kavramı daha kapsamlı bir olgudur. Günümüzde çok farklılaşmış olan şehir iktisadiyatının bir sonucu olarak ortaya çıkan kentsel rant kavramının net bir tanımını yapmak oldukça güçtür. “Kentsel Rant” kavramının sözlük anlamı ise kentle ilgili, kentte yaşamaktan kaynaklanan veya şehir ekonomisinin oluşturduğu rantların tamamını kapsamaktadır. Gelişen kent hayatı ve ekonomisi gayri menkule bağlı olan ve olmayan bir çok rant türünün de ortaya çıkması sonucunu doğurmuştur. Bu nedenle şehir rantı tabirinin yerine çoğul olarak “şehir rantları” kullanmakta fayda bulunmaktadır. Anılan rantların çeşitliliği karşısında bu bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Kentsel rant kavramı ise birçok rant türünü kapsayan bir kavramdır. Gelişmekte olan kent ekonomisi içinde kentsel rant veya şehir rantı tanımına uyabilecek bir çok faaliyete rastlamak mümkündür. Gayri menkuller gerek konumundan, gerek bulunduğu ortamın sunduğu imkanların ve kamusal hizmetlere olan yakınlığı sayesinde değerinde vuku bulan değer artışlarının yanı sıra küçük bir işyerine ödenen ve halk arasında hava parası adı altında yapılan ödemeler, o bölgeleri birer rant merkezi haline getirmektedirler. Kentsel rant kavramına verilebilecek örneklerin başında rant merkezi olarak belirlenen alanın daha sonra başka şahıslara devri halinde elde edilen ve hiçbir kayda girmeyen kazançlar gelmektedir. Diğer taraftan arsa ve arazi spekülasyonu günümüzün bu alandaki en önemli sorunlarından birisi haline gelmiş durumundadır. Opurtinizmin en çok etkili olduğu bir alan olan arsa ve arazi spekülasyonu, çoğu zaman yasa dışı yollar kullanılarak yapılmakta ve kamu arazilerinin sürekli şekilde işgal edilmesi neticesini de doğurmaktadır. Kentsel rantları ortaya çıkaran nedenlerin temelinde gerek hızlı nüfus artışı gerekse sanayileşme nedeniyle gayrimenkullerin değerlerinden oluşan artışlar yatmaktadır. Bu durumda gayrimenkullerin değerlerinde çeşitli nedenlerle meydana gelen artışların nedenlerini tespit edebilmek için öncelikli "değer artışı” kavramının açıklanması gerekmektedir. Genel anlamıyla değer artışı, Bir iktisadi kıymetin değerinde, zaman içinde, bir gider karşılığı olmadan meydana gelen, beklenilmezlik ve hak edilmemişlik nitelikleri ağır basan artışlar olarak tanımlanmaktadır.
Son bir yıldır ülkemizdeki gayrimenkullerin değerlerinde inanılmaz derecede artışlar yaşanmıştır. Peki bu artışlar neticesinde elde edilen kazançların bir kısmının kamuya aktarılması gerekmez mi? Soruya verilen cevap mutlaka evet şeklinde olacaktır. Çünkü değer artışlarının özellikle gayrimenkul rantlarının vergilendirilmemeleri halinde sosyal bakımdan daha verimli yatırımlara kıyasla şehir içi gayri menkuller, arsalarla şehir dışı arazilerde spekülatif faaliyetler daha cazipleşecektir. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliğinin hazırlatmış olduğu vergi raporunda aşağıdaki bilgilere yer verilmiştir.”Böyle bir vergi bilhassa enflasyondan faydalanan fertleri hedef aldığından enflasyonun gayri adil tesirlerini kısmen de olsa telafi edilmesine imkan verecektir. Ancak bu netice orta derece bir enflasyonda arzu edilen olmakla beraber aşırı enflasyon halinde ya vergi nispetlerinin ya da varlıkların değerinin yeniden ayarlanması lüzumlu olabilir. Gelişmekte olan ülke eğer endüstri öncesi devreye gelmişse toplumda yüksek kapital değer artışları doğuracak ani değişiklikler olmaya başlayacağından hem gelir temini hem de spekülatörler de dahil yüksek gelirli zümreleri vergilemek suretiyle adalet sağlamak amaçlarına yönelik böyle bir vergi ihdası lüzumlu olur. Böyle bir verginin olmayışı halinde, birçok defalar değer artışlarını diğer çeşitli gelirlerden ayırmak son derece zor olduğundan yüksek oranlı vergiye tabi diğer gelirlerin tam istisnadan faydalanmak için kapital değer artışı gibi gösterilmesi yolu genişleyecektir. Değer artışı vergisi daha ziyade yüksek gelir grupları tarafından hissedildiğinde sosyal adalet mülahazaları ile dahi böyle bir verginin ihdası zaruridir. Yukarıda sayılan nedenlerin hemen hemen tamamı ülkemiz açısından da geçerli bulunmaktadır. Ülkemizin sanayileşme sürecine girmesiyle birlikte, köylerden kentlere doğru oluşan yoğun nüfus akını, sanayi kuruluşlarının belirli kentlerin çevresinde yoğunlaşması, belediye sınırları içinde olduğu gibi, büyük kentlerin çevrelerindeki arazilerin de fiyatlarının yükselmesine yol açmış, bu durum; kişileri, sanayileşmenin yoğun olduğu büyük kentlerde ve çevrelerindeki arsa ve arazilere tamamen spekülatif amaçlı yatırım yapmaya yöneltmiş ve bu yola başvuranlar, kısa sürede çok büyük kazançlar elde etmişlerdir[2].” Elde edilen bu kazançların kamuya aktarılması nasıl yapılacaktır. Üzerinde gayet ciddi anlamda düşünülmesi gereken bir husus ile karşı karşıya bulunmaktayız.
Gayrimenkullerin değerinin artmasından elde edilecek olan gelirlerin bir kısmının kamuya aktarılması nasıl yapılacaktır. Değer artışlarından kaynaklanan kısaca rantlar sonucunda oluşan farkların belirli bir kısmının kamuya aktarılması kanaatimizce ancak ve ancak vergilendirilme yolu ile mümkün bulunmaktadır.
Ülkemizde değer artışları ile ilgili olarak 4783 sayılı Kanunla değişik 193 sayılı Gelir Vergisi Kanununun 81. maddesinde düzenleme yapılmıştır. Ancak, anılan kanunda konu edilen değer artışları, tüm değer artışları yerine belli bazı değer artışlarını kapsamaktadır. Bu manada değer artışını şu şekilde tanımlanmaktadır. Değer artışı, şahıs ve işletmelerin, ticari işlemlerine ait bilânçolarına girmeyen maddi ve gayri maddi iktisadi kıymetlerin satış, bir ivaz karşılığında devir ve temlik edilmesi, trampa, takas, kamulaştırma, devletleştirme ve ticaret şirketlerine sermaye olarak konulması gibi nedenlerle elden çıkarılması halinde, bunların yeni değerleriyle iktisap değerleri arasındaki müspet farktır[3].”
Ülkemizde gayrimenkullerden doğan değer artışlarının vergilendirilmesi ile ilgili olarak 10.8.1970 yılında yürürlüğe giren 1318 sayılı Finansman Kanununun[4] 33–46. maddelerine benzer bir düzenleme ile gayrimenkullerde yaşanan kıymet artışlarının vergilendirilmesine dair bir düzenlemeye yapmaya ihtiyaç bulunmaktadır. Gayrimenkul Kıymet Artış Vergisinin kanunlaşma gerekçesinde aşağıdaki ifadelere yer verilmiştir.“Kalkınmakta olan ülkemizdeki tasarrufların olumlu sahalara kaydırılması ile ilgili iktisadi ortam, bir taraftan teşvik tedbirleri ve istikrar politikası yoluyla hazırlanırken öte yandan spekülatif karakterdeki gayrimenkul yatırımlarının cazibesini azaltmak amacıyla bina, arazi ve arsaların devir ve temlikinden doğan değer farklarını müterakki bir tarifeyle vergilendiren bir kıymet artışı vergisi bu tasarıya alınmıştır.” Görüldüğü üzere gayrimenkul kıymet artışı vergisinin konuluşundaki gaye spekülatif karakterdeki gayrimenkul yatırımların cazibesini azaltmaktır.
Gayrimenkul Kıymet Artışı Vergisi spekülatif karakterdeki gayrimenkul yatırımlarının cazibesini azaltmak ve kaynakları ülke kalkınması açısından daha verimli alanlara yöneltmek amacıyla, bina, arazi ve arsaların devir ve temlikinden doğan değer artış farklarını artan oranlı bir tarifeyle vergilendiren bir kıymet artışı vergisidir. Gayri menkullerle ilgili spekülatif kazançların Gelir Vergisi Kanunu hükümleri tarafından kavranamaması nedeniyle, Gelir Vergisi Kanunu’nda bir düzenleme yapmak yerine ayrı bir vergileme olarak “gayrimenkul kıymet artış vergisi” yürürlüğe konulmuştur. Günümüzde de değer artış kazançlarının vergilemesine ilişkin benzer bir vergilemenin yararlı olacağı şüphe götürmez bir gerçekliktir.
Ülkemizde son bir yıldır gayri menkullerin değerlerinde yaşanan artışlar nedeniyle mülk sahipleri ciddi anlamda rant gelirleri elde etmişlerdir. Kanaatimizce söz konusu bu rantlardan elde edilen gelirlerin bir kısmının sosyal devlet bağlamında kamuya aktarılması gerekmektedir. Her ne kadar mülga gayrimenkul kıymet artış vergilerinin kanunlaşma gerekçeleri günümüz Türkiye’sinde cari olup olmadığı tartışılır ise de gayri menkullerden sağlanan ve kentsel rant kavramı içerisinde değerlendirilen kıymet artışlarının bir kısmının, söz konusu gayrimenkullerin el değiştirilmeleri esnasında kamuya aktarılmasının gayet rasyonel bir düzenleme olacağı düşünülmektedir.