Kullanım Şartları

milliemlak.org sayfalarında yer alan her türlü bilgi, rapor, araştırma/inceleme sonuçları, görüş, öneri ve yorumlar güvenilirliğine inanılan/güvenirliliği kabul edilen kaynaklardan temin edilen bilgiler dikkate alınarak genel anlamda bilgi vermek amacıyla hazırlanmıştır. Sayfalarda yer alan bilgiler ve doğrulukları MEKDER Yönetimi ya da üyeleri tarafından garanti edilmemekte olup bunlardaki hatalardan, eksikliklerden ya da bu bilgilere dayanılarak yapılan işlemlerden doğacak her türlü maddi/manevi zarardan ve her ne şekilde olursa olsun uğranabilecek zarardan dolayı MEKDER Yönetimi ve üyeleri sorumlu tutulamaz.

Kapat
Soru Gönder      
Soru Başlığı:
İçerik:
Üye Girişi          Henüz üye değilseniz kayıt olun.
Kullanıcı Adınız:
Şifreniz:
Email Adresiniz:
KAYIT OL          Üye iseniz giriş yapabilirsiniz.
Kullanıcı Adınız:
Şifreniz:
Şifreniz Tekrar:
E-Posta Adresiniz:
Adınız ve Soyadınız:
Doğum Tarihiniz: (örn:21.12.1952)
Mesleğiniz:

Makaleler

  • No: 12
  • Yazar: A. Akın ANAL
  • Makale: MAGNA CARTA VE YÖNETİM ANLAYIŞIMIZ
  • Tarih: 10.07.2009
  • Yayınlandığı Dergi: ---
  • İçerik:

    M A G N A C A R T A

    V E Y Ö N E T İ M A N L A Y I Ş I M I Z

    YAZAN

    A. AKIN ANAL

    MART–2003/ANKARA

    İ Ç İ N D E K İ L E R

    1- GİRİŞ

    2- TARİHÇE

    3- MAGNA CARTA’NIN HÜKÜMLERİ

    4- MAGNA CARTA’NIN ETKİLERİ

    A- 1688 Tarihli Haklar Bildirisi (Bill Of Rights)

    B- 4 Temmuz 1776 Tarihli Birleşik Devletler Bağımsızlık Bildirisi

    C- 17 Eylül 1787 Tarihli Birleşik Devletler Anayasası

    D- 26 Ağustos 1789 Tarihli Fransız İnsan Ve Yurttaş Hakları Bildirisi

    E- Fransız Devriminden Sonraki Gelişmeler

    5- MAGNA CARTANIN YORUMU, ÖNEMİ VE DEĞERLENDİRME

    A-Yorumu ve Önemi

    B- Değerlendirme

    6- SONUÇ

    YARARLANILAN KAYNAKLAR

    -KİTAPLAR

    -ANSİKLOPEDİLER

    -SÖZLÜKLER

    -BELGELER

    MAGNA CARTA VE YÖNETİM ANLAYIŞIMIZ[1]

    1-GİRİŞ

    Derginin bundan önceki sayılarında “Egemenlik Hakkı ve Memuriyet” adlı makalem yayımlandı. Bu makale, konuya tarihsel süreç açısından yaklaşıldığında, sözkonusu makalenin öncesini oluşturur. Ama konunun önemi ve güncel olması nedeniyle “Egemenlik Hakkı ve Memuriyet”i önce yayımladım. Her iki makaleyi, ülkemizde egemenlik hakkının, nasıl bir süreçten geçtikten sonra halka ait olduğunu ve bu hakkın halk tarafından ne kadarının kullanılabildiğini anlatmak amacıyla yazdım.

    Anayasa hukukuyla ilgilenmiş herkes, tarihte ilk kez kralın üstün egemenliğini kısıtlayan “Magna Carta”’nın, anayasacılık hareketlerinin başlangıcı sayıldığını, günümüzdeki yazılı anayasaların atası olduğunu, en az bir kez okumuş ya da duymuştur.

    “Magna Carta (Büyük Ferman, Büyük Şart)”, 1215 yılında bir grup asi baronun İngiltere Kralı Yurtsuz John’ dan (1199-1216) aldıkları hakların tümünü kapsayan belgenin adıdır. Yapılan görüşmeler sonunda Kralın, baronlara ve bazı kurumlara ve gruplara verdiği sözleri kapsayan Magna Carta, Ortaçağ İngiltere'’sinin bazı siyasal geleneklerini geliştirmiş, kurumlaştırmış, bazı kurumların İngiltere’de özerk bir sivil toplum kurumu olarak ortaya çıkmasına yol açmıştır.

    2-TARİHÇE

    Anglo-Saksonlar İngiltere’ye V. yüzyılda itibaren ayakbastılar, zamanla yönetimi ele geçirdiler ve kendi törelerini yerleştirmeye başladılar. Yerleşen törelerin arasında konumuz yönünden en önemlisi “Yerleşik kurallara herkes saygı göstermelidir” töresidir.

    Ortaçağ İngiltere’sinde daha IX. yüzyıldan[2] itibaren, yerleşik kuralların üstünlüğü ve bu kurallara krallar ve yargıçlar dahil herkesin saygılı davranması gerektiği ilkesi kabul edilmişti. Ancak, İngiliz kralları X. yüzyıldan itibaren bu ilkeye uymayarak iktidarlarını ve varlıklarını derebeylerin ( baronlar ve vasalların) zararına geliştirmeye başladılar, baronlar da buna karşı çıktılar ve zaman zaman krallara başkaldırdılar.

    Kral I.Henry, (1068-1135) 1100 yılında taç giyme töreninde yemin ederken önceki Kralın[3] yolunu izleyerek, tebaası ile ilişkilerinde hangi somut durumlarda ne şekilde davranacağını yazılı olarak belirtmiş, çıkardığı bir haklar fermanıyla babası ile ağabeyinin bazı uygulamalarına son vereceğini duyurmuştur. Daha sonra tahta geçen krallar[4] da bunlara benzer fermanlar çıkartmış, bu fermanlar kralların gücünü azaltacağı yerde, gitgide arttırmıştır.

    XIII. yüzyılın başlarında fiyatlar yükselmeğe başlamış, hükümet giderleri çoğalmış, buna karşılık derebeyleri (toprak sahipleri) zenginleşmiştir. Derebeylerinin gelirlerinin çoğu törelerle saptandığı için kralın bu zenginliği kendisine çekmesi güçtü. Kral Yurtsuz John ( 1199-1216), haklarını kötüye kullanarak, derebeylerine miras yoluyla geçen topraklardan yüksek vergiler istemeğe başladı, koruması altındaki genç kızları ve dulları en yüksek bedeli verenlere sattı, derebeylik sınıfından askere gitmeyenleri fazla bedel ödemeye zorladı, ayrıca yeni vergi ödeme usulleri koydu, zorla gelir ve toprak vergisi topladı, gümrük vergilerini artırdı, kontlukları yönetenlerin yıllık vergilerini yükseltmeğe çalıştı.

    Kısaca; XIII. yüzyılın başında Magna Carta ile sonuçlanan olaylara, Kral John’un çok pahalıya malolan savaş giderlerini karşılayabilmek için Ortaçağ İngiltere’sinde geçerli feodal (Derebeylik) töreleri ve kuralları gözönünde tutmayarak Baronlardan ve toplumun diğer kesimlerinden vergi, bağış, harç ve diğer adlar altında çok miktarda para almaya çalışması, atalarının güttüğü siyaseti, aşırı bir sertlikle ve protestolara aldırmadan sürdürmesi, baronların yakınlarını öldürerek veya sürgüne göndererek, hepsini kendisine düşman etmesi yol açmıştır.

    Kral Yurtsuz John, 1214 yılında, Fransa Kralı P. Auguste ile yaptığı savaşta yenildi. Bu yenilgi baronları yüreklendirdi. Soylulardan kimisi, özel nedenlerden dolayı John’ dan nefret etmekte, kimisi de topraklarını şatolarını, ayrıcalıklarını ellerinden aldığı için ona kin beslemekte idiler. Kralla arası açık olan Canterbury Başpiskoposu Stephen Langton da baronlardan yana idi. S. Langton, baronları, derebeylik sınıfının tümünü ilgilendiren bir genel program hazırlamağa çağırdı. İngiliz soylularının beşte birinin katıldığı toplantıda[5] baronlar, isteklerinin kabul edilmemesi durumunda, John’ a karşı savaş açacaklarına ant içtiler. Yukarıda belirtildiği üzere Ortaçağ İngiltere’sinde IX. yüzyıldan itibaren, yerleşik kuralların üstünlüğü ve bu kurallara herkesin saygılı davranması ilkesi yerleşmişti. Bu nedenle canlılığını koruyan eski Anglo-Sakson geleneklerine göre, verdiği söze uygun davranmayan Krala karşı direnmek meşru sayılıyordu.

    Asi baronlar, 1215/ Ocak ayında, Londra’da Kralla görüştüler. Baronlar, Kral John’un karşısına S. Langton'ın tozlu arşiv raflarında bulduğu tarihi bir belge ile çıktılar. Bu belge, 1100 yılında Kral I. Henry’nin taç giyme merasiminde yaptığı yeminin yazılı metniydi.

    Sızlanmalarını dinleyen kral, onlara paskalya yortusunda bir yanıt vereceğine söz verdi. 1215/Ocak ve sonrasında John, düşmanlarının gitgide çoğaldığını bildiği halde, krallık haklarının hiç birinden vazgeçmedi, paralı askeri birlikler kurdu, bazı yerlere kaleler yaptırdı. Bundan başka Papa’ya[6] başvurarak baronların davranışlarından şikâyetçi oldu.

    Baronlar 1215/ Nisan da ayaklandılar, Kralı yenemeyeceklerini bildiklerinden Londra’lılarla anlaşıp 17 Mayısta kente girdiler. Kral, asileri kentten kovamayacağını anlayınca barış yapmaktan başka çözüm bulamadı[7].

    15 Haziranda Kral ve baronlar biraraya geldiler. Baronlar isteklerini kapsayan belgeyi krala sundular. Kral istediklerini kabul ederek belgenin düzene konması için yazmanları görevlendirdi. Yazmanlar düzensiz bir şekilde yazılmış istekleri bir düzene sokarak ve belki de (iki tarafın isteği ile) bazı değişiklikler yaparak belgeyi resmi bir ferman haline getirmeğe çalıştılar. 19 Haziran 1215 günü Thames vadisindeki Runnymede yöresinde fermana son şekli verildi, böylece Kral, barışın gerçekleştiğini bildirdi ve bütün kontluklarda fermanın uygulanmasını emretti. Her kent yöneticisi ve katedralin papazlar meclisi için yazmanlar Fermanı çoğalttılar[8].

    Magna Carta, Kral III. Henry (1216-1272) zamanında bir kurul tarafından bazı değişiklikler ve kısaltmalar yapılarak 1217 de “Haklar fermanı ve Orman fermanı” adı altında iki ayrı belge halinde yayımlandı: 1225 de bu fermanlar 1217 deki şekilleriyle yeniden yayımlandı ve geçerli metin olarak kabul edilerek İngiltere’ nin ortaçağa ait yasa külliyatının başında yer aldılar. XVII. yüzyıla kadar bilginler, Kral John’ ın fermanının asıl metnini bilmiyorlardı.

    Ortaçağın sonlarında yaşayan İngilizler, kralın yasaya boyun eğmesinin kabulü demek olan Magna Carta’nın önemini çok iyi anlamışlardı. Önceleri baronlar, daha sonra da Parlamento, kralın zorbalığa kaçtığını düşündükleri zaman, onu Magna Carta’ yı onaylamaya zorluyorlardı. Magna Carta, V. Henry in (1413-1422) ölümünden önce 44 defa onaylandı. Magna Carta’nın daha sonraki dönemi Tudor Hanedanından (1485-1603) olan Elizabeth (1558-1603) zamanında başladı. Yöneticiler, hukukçular ve bilim adamları, Magna Carta’yı zamanlarının hükümdarlarına karşı durmak için de kullandılar. Bu durum, özellikle Stuart Hanedanı (1603-1714 ) döneminde kendini gösterdi. Stuart’lar, yönetim biçimlerini Tudor’ların (1485-1603) sistemine dayandırmak istiyorlardı. Karşıtları ise onlara karşı çıkmak için ortaçağ krallarından kalan Magna Carta ve benzeri örnekler aradılar ve bulduklarını kullandılar.

    3- MAGNA CARTA’NIN HÜKÜMLERİ

    Magna Carta’ 63 maddeden oluşmaktadır. Bu maddelerde; kralla- vasallar, kralla-baronlar arasındaki feodal ilişkiler, krallığın yönetimi ve kralın tutumu olmak üzere üç konu düzenlenmektedir. Bu düzenlemeler, temel yasa ilkelerinden çok, pratik bir takım dirlik ve güvenlik kurallarını içermektedir.

    Feodal ilişkiler ile ilgili düzenlemelerde, taht varislerinin görevleri, kralın korumasındaki soylu kadınların evlenmesi ve varislerin çocukluk çağlarında tımarlarının korunması gibi konular hükme bağlanmıştır. Fermanın en ilgi çekici düzenlemeleri şu konulardadır:

    1-Hiç bir özgür insan yürürlükteki yasalara başvurulmaksızın, tutuklanamaz, hapsedilemez, mülkü elinden alınamaz, yasa dışı edilemez, sürülemez veya herhangi bir şekilde yok edilemez.

    2-Adalet satılamaz, geciktirilemez, hiçbir özgür yurttaş, ondan yoksun bırakılamaz.

    3-Yasalar dışında hiçbir vergi, yüksek rütbeli kilise adamları ile baronlardan meydana gelen bir kurula danışılmadan, haciz yoluyla veya zor kullanarak toplanamaz.

    4- MAGNA CARTA’NIN ETKİLERİ

    Magna Carta, daha sonraki yüzyıllarda çıkarılan bir çok fermanı, anayasayı, uluslar arası bildirileri etkilemiştir. Bunların başlıcaları şunlardır:

    A-1688 Tarihli Haklar Bildirisi (Bill Of Rights)

    İngiliz Parlamentosu tarafından 1688 Büyük Devrimi sonrasında Bill of Rights’dır.(Haklar Bildirisi), çıkarıldı. Bu bildiri, Kraliçe II. Mary ve eşi III. William tarafından taç giyildikten sonra onaylandı. Bu ferman, parlamentodan onay alınmadıkça, yasaların yürürlükten kaldırılması, vergi toplanması, barış döneminde sürekli ordu beslenmesi konularında kral ve kraliçeye yetki tanınmıyor,. adli yargılama ve olağan olmayan cezaya çarptırılmamayı doğal haklar arasına katıyordu. Ayrıca, fermana göre, seçimler serbest, parlamento görüşmeleri sık sık yapılacak ve halka açık olacaktı. Böylece kral ve kraliçe sembolik bir durum kazandı.

    Bill of Rights ve J. Locke tarafından geliştirilen doğal haklar teorisi büyük etki yarattı. Bu etki kendini önce Amerika kıtasında gösterdi ve Haziran 1776’ da Virginia Devleti Temsilciler Meclisi, bir haklar bildirgesini kabul etti[9].

    B- 4 Temmuz 1776 Tarihli Birleşik Devletler Bağımsızlık Bildirisi

    Bu bildiride, Kuzey Amerika kıtasında yaşayan insanların niçin ayrı bir devlet kurmak istedikleri açıklanmış, tüm insanların eşit ve başkalarına devredemeyecekleri haklarla birlikte yaratıldığı, devletlerin bu hakları güvence altına almak zorunda olduğu, devlet bu görevini yerine getirmez ise, kişilerin başkaldırarak kendilerine yeni bir devlet kurmak hakkı bulunduğu belirtilmiş ve A.B.D.’nin kurulduğunu duyurmuştur.

    C- 17 Eylül 1787 Tarihli Birleşik Devletler Anayasası

    Bu Anayasa özetle; daha yetkin bir birlik meydana getirmek, adaleti yerleştirmek, yurt içi huzuru sağlamak, dışarıya karşı ortak savunmayı gerçekleştirmek, özgürlüğün nimetlerinden yararlanmak ve sonraki kuşakları da yararlandırmak amacıyla çıkarılmıştır.

    D- 26 Ağustos 1789 Tarihli Fransız İnsan Ve Yurttaş Hakları Bildirisi

    Aydınlanma Düşüncesi, en aşırı, en radikal sonuçlarına Fransa'da ulaşmıştır. Çünkü Fransa’nın, Kilise ile mutlakiyetçi yönetimi destekleyen ortaçağ artığı, sınıflı bir toplumsal düzeni vardı, bu yapı Rönesans ve Reform hareketleri nedeniyle çatırdıyordu. Fransız Aydınlanması radikal düşünceleriyle bu gerginliği son sınırına kadar vardırmış, sonunda Fransız Devriminin patlamasına yol açmıştır.

    İngiliz ve Amerikan devrimlerinden önemli ölçüde etkilenen Fransız Devrimi de haklarla ilgili gelişmeleri aşağı yukarı aynen benimsedi ve 1789 tarihinde İnsan ve Yurttaş hakları Bildirisi’ni ilan etti[10].

    Bildiride özetle; insanların doğal ve devredilmez hakları bulunduğu, hukuk bakımından, özgür ve eşit doğdukları, insanların özgürlük, mülkiyet ve baskıya karşı direnme hakkı bulunduğu, egemenliğin millete dayandığı, yasanın yasaklamadığı hiçbir şeyin engellenemeyeceği ve hiç kimse yasanın emretmediğini yapmaya zorlanamayacağı, hiç kimse, yasanın belirlediği durumlar ve emrettiği şekiller dışında suçlanamayacağı, tutuklanamayacağı, suç ve cezaların yasayla ve açık ve anlaşılır bir şekilde konabileceği, kişilerin suçun işlenmesinden önce kabul ve duyurulmuş olan bir yasa gereğince cezalandırılabileceği, herkesin suçlu olduğu açıklanıncaya kadar masum sayılacağı, herkesin din ve düşünce özgürlüğü bulunduğu, kamu giderlerini karşılamak için alınan vergilerin gelirlerle orantılı olması gerektiği, tüm yurttaşların devlet giderlerinin nasıl yapıldığını izlemek ve hesap sormak hakkı bulunduğu belirtilmiştir.

    Bu bildiri daha sonra 1791, 1946 ve 1958 Fransız Anayasalarının başında yer almıştır.

    E- Fransız Devriminden Sonraki Gelişmeler

    İngiliz, Amerikan ve Fransız bildirilerinde ifadesini bulan doğal haklar yaygın ve güçlü bir etkiye sahip olmakla beraber, 1815’lerden itibaren bu etki azalmaya başlamıştır. Azalmanın başlıca nedenleri, siyasal alanda insan haklarının yerini “ulusların hakları” düşüncesinin almaya başlaması ile felsefede Marxist, yararcı ve pozitivist görüşlerin öne çıkmasıdır.

    İkinci Dünya Savaşını izleyen yıllarda, baskıcı düzenlere duyulan nefretin etkisiyle insan hakları düşüncesi yeniden güçlenmeye başladı. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 10 Aralık 1948 ‘de ilan ettiği İnsan Hakları Evrensel Bildirisi oldukça geniş bir haklar listesi içeriyordu[11].

    5- MAGNA CARTANIN YORUMU, ÖNEMİ VE DEĞERLENDİRİLMESİ

    A- Yorumu ve Önemi

    1215’de Kral John’a karşı gelen baronların eylemi törelere uygundu. Kral’ın Baronlara ve diğer kurum ve gruplara verdiği hakları kapsayan Magna Carta, I.Henry’nin tebaasına verdiği sözleri kapsayan belgeyi andırıyordu: Her iki belgede de Krallar, belli bazı somut durumlarda ne şekilde davranacaklarını belirtiyorlardı. Vasalların, özgür vatandaşların, kilisenin ve serbest kentlerin desteğini alan baronların, kralın 1213-1215 yıllarında geleneklere aykırı davrandığını ve bunun kabul edilemez olduğunu ileri sürmeleri üzerine Kral John; Magna Carta'da kilisenin haklarını tanıyor; kurallara aykırı vergi koymayacağını, bağış, vergi, harç ve sair ödemeler yapılmasını istemeyeceğini belirtiyor; usul ve kurallara aykırı ceza verilmeyeceğini vurguluyor; Musevilerin, Gallilerin, Londra Kent Yönetiminin ve fakir, serbest olmayan serfler dahil, başka kişi ve kurumların haklarını veriyordu.

    Magna Carta’da, zamanına göre yeni olan; Kralın sözünü tutmaması halinde 25 barondan oluşan bir kurulun, mallarının zoralımını (müsadere) yapabileceğini kabul etmesidir. Böylece, Kral’ı gerektiğinde geleneklere uygun hareket etmeye zorlayacak bir töre, kurul geliştirilmiş oluyordu.

    Magna Carta, daha sonraki yüzyıllardaki İngiliz anayasal gelişmelerine damgasını vurmuştur. XIII. yüzyılın ikinci yarısında tekrar ortaya çıkan baron hareketlerinde ve daha sonraki yüzyıllarda kralların vergi salmaya karar verdikleri tüm durumlarda Magna Carta ilkelerinin geçerli olduğu doğrulanmıştır. Stuart Hanedanının baskıcı bir yönetim kurmaya çalıştığı XVII. yüzyılda dahi Magna Carta önemini korumuştur. Bu yüzyılda Sir Edward Coke (1552-1634), yargıçların emir kulu olmadıklarını ve aksine gelenek ve kuralları kendi kanılarına göre yorumlamaları gerektiğini etkin bir şekilde savunmuş, Sir E. Coke ile çağdaşları ve ardılları, Magna Carta’dan geniş ölçüde yararlanarak bir çok siyasetçinin düşüncesine yön veren eserler yazmışlardır.

    Bu dönemin sonunu getiren 1689 Reformu sırasında da, gelenek ve kuralların çiğnenmesi durumunda somut çözümler bulunması şeklinde özetlenebilecek olan Magna Carta yaklaşımına sadık kalınarak, temel yasalarda geniş kapsamlı bir değişiklik yapılmamış, egemenliğin kime ait olduğu ve/veya herhangi bir kurum yahut grubun temel hak ve özgürlükleri gibi soyut kavramlardan yola çıkılmamıştır. Aynı şekilde yine 1688 yılında kaleme alınan Haklar Bildirisinde (Bill Of Rights) de o günlerde kapsamı belli olmayan genel kavramlara gönderme yapmaktan kaçınılmıştır.

    Magna Carta’nın destek verdiği Anglo-Sakson Emsal Hukuku (Common Law[12]) geleneği korunarak, Rönesans, Reform ve Aydınlanma Çağının yol açabileceği mutlakiyetçilik eğilimine İngiltere’de başarı ile karşı konulmuştur. İngiltere’de adalet dağıtan yargıçlar tarafından yüzyılların deneyiminden adeta damıtılarak oluşturulan, geliştirilen ve bundan dolayı uzun bir geçmişin hikmetini yansıtan Emsal Hukukunun temel ilkelerine siyasi istencin aykırı davranamayacağı konusunda görüş birliğine varılmıştır.

    Kral John’a karşı çıkan baronlar, her ne kadar kendi çıkarlarını düşünüyor idiyseler de, Kralın tüm yetkilerini, daha sonraları anarşiye dönüşmüş olan, saf feodal düzeni geri getirmek amacı ile sorgulamıyorlardı. Ayrıca, baronların istekleri, “hak” veya “ulus” gibi kapsamı tartışmalı kavramlar adına yapılmıyor ve her türlü yoruma, dolayısıyla istismara açık, o dönemde henüz tanımı yapılmamış “insan hakları” veya “doğuştan kazanılmış haklar” gibi soyut kavramlara dayandırılmıyordu. Baronlar temelde Kralın yetkilerini teslim ediyorlar, ancak bu yetkileri kullanarak kralın gelenekleri çiğnememesini ve bu amaçla belli bazı konularda değişik bir davranış görüntüsü sergilemesini istiyorlardı. Baronların konuya bu gerçekçi yaklaşımı, Kral ile aralarında kalıcı bir anlaşmanın ortaya çıkmasını sağlamıştır. Her iki tarafta, daha sonra durumu kendi yararlarına çevirmeye çalışmamışlar ve bu durumun sonucu olarak İngiliz siyasal sistemi büyük ölçüde devamlılık göstermiştir. Ayrıca, Magna Carta olgusu, Krallara saygılı davranan özgür vatandaşlara güven duygusunu pekiştirmiş ve giderek o tür vatandaşların temel hak ve özgürlüklere layık oldukları kanısını doğurmuştur. Giderek gelişen karşılıklı güven duygusu ise, kişilerde başkalarının hak ve özgürlüklerine saygılı davranma alışkanlığı yaratmıştır. Bu nedenden dolayı liberal özgürlük anlayışının temeli olan, kişinin hak ve özgürlüklerinin sınırının başkalarının hak ve özgürlükleri olduğu önermesinin kökeninin Magna Carta olduğu söylenebilir. Aynı tür ilişkiler, kurumlar arasında da gelişmiştir. İngiltere’de XVII. yüzyılın sonunda, Kral, Lordlar Kamarası, Avam Kamarası ve Emsal Hukukunu uygulayan yargı organları, hem birbirlerinden özerk hem de birbirlerine bağımlı bir durumda çalışmakta idiler ve her birinin ülkenin yönetimine vazgeçilemez katkılarda bulunduğu benimsenmişti. İngiltere’de bu anlayış, giderek sivil toplum olgusunu ön plana çıkarmış, sivil toplum kurumlarının devletten özerk bir kamu alanı oluşturduklarının ve bu alana devletin karışmasının uygun olmayacağının bir veri olarak kabul edilmesine yol açmıştır.

    Özetlemek gerekirse, Magna Carta geleneği şu unsurları kapsamıştır:

    1- Adeta kutsallık atfedilen yerleşik gelenek ve kurallar korunmalıdır.

    2- Bu gelenek ve kurallara yenileri eklenebilmelidir.

    3- Söz konusu gelenek ve kuralların, yüzyılların hikmetini yansıttıkları düşünülerek yapılacak eklemeler sınırlı tutulmalıdır.

    4- Eklemeler, yalnızca önemli somut gereksinmelerin ortaya çıktığı durumlarda düşünülmeli ve sadece söz konusu gereksinmelerin karşılanması amacını gütmelidir.

    5- Eklemeler, salt akıl yürütmenin, başkaları için gereksinmeler bulmanın, soyut ve yol açacakları değişiklikler zinciri önceden kestirilemeyen öğretilerin sonucu olmamalıdır.

    6- Merkezi otoritenin meşruiyeti kabul edilmeli, diğer yandan, kişinin sınırları belli, hiçbir surette ihlal edilemez hak ve özgürlüklerinin bulunduğu benimsenmelidir.

    Magna Carta, kendinden önceki yüzyılların gelenek ve kuralları üzerine kurulmuş, daha sonra da söz konusu gelenek ve kurallarda sınırlı değişiklikler yapılmıştır.

    Magna Carta, kadim geleneklere ve kurallara sadık kalmayı salık vermiştir.

    İnsan hakları bildirgeleri, akla adeta kutsiyet atfeden Rönesans, Reform ve Aydınlanma Çağının izlerini taşırlar. Bu bildirgeler, rasyonalist uyarmalar ile siyasal bakımdan eşit ve özgür kişilerden oluşan toplumlar oluşturmaya çalışırlar. İnsan hakları bildirgeleri farklılıkları gidermeye, siyasal otorite karşında özgürlüğün sağlanmasına çalışırken siyasal otoriteyi hedef alır ve söylemlerinde, “ulusal istenç (milli irade)” gibi üzerinde anlaşma sağlanmamış, dolayısıyla çeşitli şekillerde yorumlanarak bazen baskıcı düzenlere kılıf olabilen kavramlara yer verirler. Örneğin: Fransa’da Jean Jacques Rousseau'nun ulusal istenç kavramının baskıcı Jakoben uygulamalara yol açması gibi.

    B-Değerlendirme

    Magna Carta’nın nasıl bir ortamda çıkarıldığı, hükümleri, etkileri yukarıda kısaca anlatılmıştır. Bu anlatılanlardan, günümüzdeki hukuksal gelişmeleri, toplum olarak aile içi ve dışı yönetim anlayışımızı tanımak için karşılaştırma yapılarak çıkarılması gereken önemli sonuçlar vardır.

    a-Magna Carta, esas itibariyle kendisinden önceki törelerin ve kuralların üzerine kurulmuştur. Bu nedenle, öncesine göre getirdiği fazla bir değişiklik ve yenilik yoktur. En önemli özelliği ve getirdiği yenilik, kralın (salt egemenin) bazı yetkilerinin kısıtlanması ve krala hesap sorma hakkının yazıya dökülmesidir. Böylece, Magna Carta, Ortaçağ İngiltere’sinin[13] söz konusu siyasal geleneklerini geliştirmiş, kurumlaştırmış, daha sonraki dönemlere bıraktığı kültürel miras ile bazı kurumların özerk bir sivil toplum kurumu olarak ortaya çıkmasını sağlamıştır.

    b-Magna Carta ile Magna Carta’dan esinlenilerek çıkarılmış sonraki fermanlar ve gelişen siyasi-hukuki düşünceler Amerika kıtasındaki siyasi-hukuki oluşumları etkilemiş, A.B.D.’ni oluşturan federe devletlere ve federal devlete şekil veren siyasi düşüncelerin temelini atmıştır...

    A.B.D.’nin kurulduğu XVIII. yüzyılın son çeyreğinde, Amerika kıtasında her ulustan, her dinden, her mezhepten, her ırktan, her dilden insan bir arada yaşıyordu. Bu insanları İngiltere'de olduğu gibi birlikte tutan, kökleri geçmişe uzanan ortak bir kültür, gelenek-görenek bulunmuyordu. Böyle, karışık bir kültüre sahip toplumu bir arada tutmak,

    siyasi yapıyı bütünleştirmek için, -kişi haklarını ve yasama sürecini belirleyen eski gelenek ve görenekler de bulunmadığından- ortak payda olarak hukuka başvurulmuş, çözüm yazılı anayasada bulunmuştur. Bu amaçla ABD’ de, çeşitli din ve etnik guruptan oluşan karışık bir toplumu bir arada tutmak için çıkarılan Anayasa yüceleştirmiş, adeta kutsallık vermiştir. ABD'deki anayasaya bu yaklaşım, bu bakış açısı günümüzde de sürmektedir.

    c- Aydınlanma düşüncesi, Fransa’nın monarşik düzeni ve sınıf farklılığına dayalı toplumsal yapısı nedeniyle en radikal sonuçlarını Fransa’da göstermiştir. Aydınlanma düşüncesinin getirdiği olanaklardan, hoşgörüden, coşkudan kaynaklanan her tür düşünce Fransa da en uç noktasına kadar gelişmiş ve yandaş bulmuştur. Aydınlanma düşüncesi, sonuçta Fransa'da 14 Temmuz 1789 Devrimine neden olmuştur. Devrimden sonra, 26 Ağustos 1789 Tarihli Fransız İnsan Ve Yurttaş Hakları Bildirisi yayımlanmış, daha sonra bu bildiri 1791 Anayasası’nın başında yer almış, aynı gelenek sonradan yürürlüğe konulan anayasalarda da sürdürülmüştür.

    Fransa’da 1791 yılında yazılı Anayasa çıkarılmasının nedenleri aynen ABD ki nedenler gibidir. Yerleşik gelenekler ve kurallar olmadığından, farklı sınıflardaki ve düşüncelerdeki insanları bir arada tutmak için hukukun bağlayıcılığına ve üstünlüğüne başvurulmuş, Fransız İnsan Ve Yurttaş Hakları Bildirisi aynen ABD Anayasası gibi yüceleştirilmiştir.

    d-ABD ve Fransa için söylediklerimizi, Osmanlı Devletindeki anayasacılık hareketleri içinde yineleyebiliriz. Toplumsal sorunların çözümü için yazılı anayasaya başvurmak yönünden aralarında esasta hiç fark yoktur ama Osmanlı Devletinde salt yetkili bir hükümdar bulunduğu ve o dönemde genel olarak halen İslam hukuku geçerli olduğu için çıkarılan anayasaların yüceleştirilmesi ihmal edilmiştir. Bu ihmal günümüzde de devam etmektedir. Bu nedenledir ki, TBMM kürsüsünden “Anayasa bir kere ihlal edilmekle bir şey olmaz” denilebilmiştir. Anayasanın bilerek ihlalinin doğuracağı sakıncalı sonuçları okuyucunun takdirine bırakıyorum...

    e- İngiltere’de daha IX. yüzyıldan itibaren, yerleşik kuralların üstünlüğü ve bu kurallara krallar ve yargıçlar dahil herkesin saygılı davranması gerektiği ilkesi kabul edilmişti. Yerleşik kurallara krallar saygılı davranmadıkları zaman baronlar buna karşı çıkmış ve zaman zaman başkaldırmışlardır. Kral I.Henry, 1100 yılında tahta çıkma töreninde yemin ederken kendinden önceki kralın izinden giderek, tebaası ile ilişkilerinde hangi somut durumlarda ne şekilde davranacağını yazılı olarak belirtmiştir. Daha sonraki Krallar da I.Henry’nin izinden giderek benzer fermanlar çıkartmıştır. Çıkarılan bu fermanlar, kralların gücünü azaltacağı yerde, gitgide arttırmıştır.

    İngiltere’de yerleşik kurallara herkesin uyması gerektiği ilkesinin yerleştiği IX. yüzyılda Anadolu’da Doğu Roma Devleti (Bizans,395-1453), Ortadoğuda Abbasi Devleti (750-1258) vardı. Magna Carta’nın imzalandığı 1215 yılında ise doğu ve orta Anadoluda Anadolu Selçukluları (1092-1308) hüküm sürüyordu. Bu tarihlerde Osmanlı Devleti henüz kurulmamıştı.

    f-Abbasi Devletinden önce, aynı coğrafyada yine Arap kökenli Emevi Devleti vardı. Emeviler, devlet yapısını ve hukuklarını, eski Arap geleneklerine ve şeriata dayandırmıştır. Abbasiler yönetimi devralınca bu devlet ve hukuki yapıda önemsenecek bir değişiklik yapmamışlardır. Abbasilerden sonra Ortadoğu da ve kısmen de doğuda hüküm süren Selçuklular ve sonrasında Anadoluda ve Ortadoğuda hüküm süren Anadolu Selçukluları (1092-1308); devlet yapılarını ve hukuklarını, Abbasi Devletinden aldıkları mirasa, fazla bir değişiklik yapmadan eski Türk-Oğuz gelenek ve göreneklerini de katarak oluşturmuşlardır. 1299-1300 yıllarında kurulan Osmanlı Devleti ise, devlet ve hukuki yapısını, örnek aldıkları Anadolu Selçukluları ve Bizans'ın devlet ve hukuk yapısına, kendileri de katkıda bulunarak oluşturmuştur. Diğer bir değimle, Osmanlı'nın Devlet yapısı ve hukuku, Arap, Türk-Oğuz geleneklerine, İslam hukukuna, Bizans’dan alınanlar ile kendi katkıları unsurlara dayanmaktadır[14]. Böylece, tamamen kendine özgü melez bir yapı oluşmuş. bu nedenle de dünyada bir benzeri bulunmayan bir devlet ve hukuki yapı doğmuştur. Bu melez yapı, XIX. yüzyıldan itibaren kendine, önce Batının çeviri yoluyla hukukunu sonra da devlet yapısını örnek alarak sürekli değişmeye başlamıştır. Bu değişme süreci günümüzde de sürmektedir. Ancak, Batının hukuk ve devlet yapısı örnek alınırken, şekilci (kopyacı) davranılmış, bu yapıyı asıl oluşturan töreler, düşünce yapısı, özetle kültür yapısı alınmamıştır. Bu nedenle getirilen yeniliklerin, kültüre bağlı dinamizmden yoksun olduğu için halk arasında yerleşmesi aksamalar göstermiş, daima Devlet zoruyla desteklenerek yerleştirilmeye ve yürütülmeye çalışılmıştır. Maalesef aynı durum devam etmektedir...

    Yukarıda yapılan soyut değerlendirme, örnek verilerek somuta indirgenebilir.

SİZLERDEN GELEN SORULAR

Merak ettiklerinizi bu bölümde sorabilir, daha önceden sorulmuş soruların cevaplarına ulaşabilirsiniz.

» Sorularınızı Göndermek İçin Tıklayınız
» Sıkça Sorulan Sorular İçin Tıklayınız

FOTO GALERİ