milliemlak.org sayfalarında yer alan her türlü bilgi, rapor, araştırma/inceleme sonuçları, görüş, öneri ve yorumlar güvenilirliğine inanılan/güvenirliliği kabul edilen kaynaklardan temin edilen bilgiler dikkate alınarak genel anlamda bilgi vermek amacıyla hazırlanmıştır. Sayfalarda yer alan bilgiler ve doğrulukları MEKDER Yönetimi ya da üyeleri tarafından garanti edilmemekte olup bunlardaki hatalardan, eksikliklerden ya da bu bilgilere dayanılarak yapılan işlemlerden doğacak her türlü maddi/manevi zarardan ve her ne şekilde olursa olsun uğranabilecek zarardan dolayı MEKDER Yönetimi ve üyeleri sorumlu tutulamaz.
ZİLYETLİK NEDENİ İLE AÇILAN TESCİL DAVALARI
Kemal SEVLİ
(Maliye Bakanlığı Milli Emlak Kontrolörü-22.02.2005)
Medeni Kanunun 713. maddesine göre; “Tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir.”
Kadastro Kanunun 14. maddesine göre de aynı çalışma alanı içerisinde, miktar sınırlarına uyulmak kaydıyla tapuda kayıtlı olmayan bir taşınmazın zilyedi adına tespit edilebilmesi için Medeni Kanunun 713. maddesindeki “davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulundurma” şartlarının belgelerle veya bilirkişi veyahut tanık beyanlarıyla ispat edilmesi gerekmektedir.
Nüfus artışı, kentleşmenin gelişmesi gibi nedenlerle arsa ve araziye olan talebin artması sonucu arsa ve arazi fiyatlarının artması ve rantının yükselmesi, tescil harici veya idari yoldan Hazine adına tescil edilen taşınmazlara yönelik zilyetlik ve imar-ihya gerekçeleriyle birçok dava açılmasını da beraberinde getirmektedir.
Taşınmaz fiyatlarındaki aşırı artış köylüleri, taşınmazların bir kısmını bir veya birkaç yıllık sürelerle ekmek suretiyle taşınmazda 20 yılı aşkındır zilyet oldukları iddiasıyla dava açmaya yönlendirmiş, hatta öyle ki taşınmazı hiç kullanmayan kişilerce de birçok dava açılmıştır. Birçok davanın davacı veya vekili tarafından takip edilmeyerek işlemden kaldırılmakla sonuçlanması, taşınmazla ilgisi olmayan kişilerce dava açıldığının kanıtı niteliğindedir.
Hazine aleyhine açılan tescil davalarının fazlalığının diğer bir nedeni de köylülerin birbirinden etkilenmesidir. Köyden bir kişinin dava açması, bunu öğrenen diğer köylülerin de hemen dava yoluna başvurmalarını beraberinde getirmektedir.
Hazine aleyhine açılan tescil davalarının fazla olması, buna karşılık Hazine Avukatı ve idari personel sayısındaki yetersizlikler, davaların takibinde sorunlara neden olmaktadır.
Tescil harici yerlerin mahalli tespitlerinin düzenli olarak veya hiç yapılmayışı, açılan tescil davalarında davacının taşınmazı ne kadar süreden beri kullandığının belirlenememesine neden olmaktadır. Dava açılması üzerine yapılan tespitlerde ise bu konuda köylülerin ifadelerine başvurulmakta, köylülerce de genellikle zilyetliğin çok eskilere dayandığı ifade edilmektedir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 24.09.2003 tarih ve 2003/8-592 E., 2003/508 K. sayılı kararında, zilyedin Hazineye ecrimisil ödemiş olmasının malik sıfatı ile zilyetliğini ortadan kaldırmayacağını belirtmiştir.
Söz konusu kararda;
“…Önemle belirtelim ki uzun yıllardan beri bir taşınmaza malik sıfatıyla zilyet olan, gerek Türk Kanunu Medenisinin 639. maddesi gerekse Kadastro Yasasının 14 ve 17. maddelerindeki taşınmaz mal kazanımına ilişkin koşulların lehine gerçekleştiği kişinin cebri icra tehdidi altında Hazine tarafından istenen işgal tazminatını ödemesi aleyhine yorumlanamaz. Burada ihtirazı kayıt ileri sürüp sürmemesinin de bir önemi yoktur. Çünkü bir taşınmazın zilyetlikle kazanım koşulları lehine gerçekleşen kişi bu taşınmazı adına tapuya tescil ettirmediği evrede Hazine tarafından istenen işgal tazminatını ödemediği takdirde hakkında Amme Alacaklarını Tahsili Usulü Hakkındaki Kanun hükümleri uygulanacak ve ödeme yapmadığı ve mal beyanında bulunmadığı durumda Hapsen Tazyik (Hapis ile Zorlama) yaptırımı ile karşı karşıya kalacaktır.
Somut olayda Hazine ilk olarak 7.8.1995 tarihinde 1.10.1992–31.7.1995 tarihleri arasındaki haksız işgal tazminatını hesaplayarak davacıya ecrimisil ihbarnamesi göndermiştir. Davacı da Hazinenin bu zorlaması karşısında, ecrimisil miktarının düşürülmesini içeren 29.8.1995 tarihli dilekçeyi vermiştir. Davacının amacı, taşınmazı elinde tutmak ve sahip olmaktır. Dosyadaki bilgi ve belgelere göre bu tarihten çok önce zilyetlik, imar ve ihya nedenine dayalı olarak taşınmaz edinme koşullarının gerçekleştiği kuşkusuzdur. O halde davacının cebri icra (zorlayıcı yaptırım) altında Hazineye ecrimisil ödemiş bulunması, ecrimisil öderken ihtirazı kayıt ileri sürmemesi Hazinenin üstün mülkiyet hakkını kabul ettiği anlamına gelmez…”
Tescil harici yerlerin düzenli olarak yapılacak tespitler sonucu işgalli olduğunun belirlenmesi durumunda yapılacak ecrimisil takibatı, Hukuk Genel Kurulu kararında da belirtildiği gibi zilyedin malik sıfatını engellemeyecektir. Ancak tescil harici yerlerin düzenli olarak tespiti sonucu söz konusu yerlerin kullanılmadığı ve boş olduğunun belirlenmesi durumunda düzenlenecek ve idare dışında bir veya birkaç kişiye (köy muhtarı veya köyde ikamet eden kişiler) imzalattırılacak tutanaklar, sonrasında bu yerler hakkında açılacak tescil davalarında zilyetliğin süresi bakımından Hazine lehine kanıt olarak kullanılabilecektir.
Köylerde hemen çoğu ailenin Hazine aleyhine tescil davası açmış olması nedeniyle, köyde veya komşu köylerde Hazine lehine şahitlik yapacak kimsenin bulunamayışı da davaların Hazine aleyhine sonuçlanma nedenlerinden bir diğeridir.
Tescil davalarında, mahkemeler tarafından zilyetlik süresinin ispatında Kadastro Kanununun 14. maddesinde belirtilen tanık ve yerel bilirkişi beyanları ile ziraat bilirkişisi raporlarına başvurulmakta ve genellikle bu veriler yeterli bulunmaktadır. Ancak tanık ve yerel bilirkişilerin akrabalık, komşuluk veya kendisinin de tescil davası açmış olması gibi nedenlerle oluşan dayanışma duygusundan hareketle, çoğunlukla davacı lehine beyanda bulundukları bilinen bir gerçektir. Ziraat bilirkişi raporlarının da sağlıklı ve nesnel ölçütlere dayandığını söylemek mümkün değildir. Raporlarda, genellikle dava konusu yerin tarıma elverişli olduğu ve ziraat yapılmak suretiyle uzun süredir kullanıldığı belirtilmekte, ancak taşınmazın ne kadar süredir kullanıldığı konusunda teknik ve bilimsel bir dayanak sunulmamaktadır.
Yargıtay’ın son yıllardaki kararlarında bu soruna bir nebze çözüm getirilmiş ve bir yerin ne kadar süredir kullanıldığının belirlenmesinde, taşınmazın durumunu gösterir geçmiş yıllara ait hava fotoğraflarından ve taşınmazın niteliğinin belirlenmesinde diğer uzmanlar yanında jeoloji mühendisi veya jeolog bilirkişiden yararlanılması gerektiği vurgulanmıştır. Hava fotoğrafları uygulaması ve bilirkişi heyetinde jeolog veya jeoloji mühendisinin bulundurulması, taşınmazın niteliği ve zilyetlik süresinin belirlenmesinde tanık ve yerel bilirkişi beyanları ile ziraat bilirkişi raporlarından daha bilimsel bir sonuç elde edilmesini sağlamaktadır.
Yargıtay 8. Hukuk Dairesi 17.10.2002 tarih ve 2002/6808 E., 2002/7413 K. sayılı kararında da; zilyetlik süresinin, taşınmazın bulunduğu yere ait topoğrafik harita ve kadastro tespit tarihinden sonraki iki ayrı zamana ait hava fotoğraflarından yararlanılmak suretiyle, harita ve kadastro mühendisi, jeolog ve ziraat mühendisinden oluşacak üç kişilik uzman bilirkişi heyeti ile belirlenmesi gerektiğini belirtmiştir.
Aşağıda Yargıtay’ın bu yöndeki bazı kararlarına yer verilmiştir.
Gölbaşı Asliye Hukuk Mahkemesinin 07.03.2002 tarih ve 1995/982 E., 2002/95 K. sayılı, dava konusu taşınmazın zamanaşımı zilyetliğine istinaden kısmen davacı adına tescil edilmesine ilişkin kararının Hazine vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 17.10.2002 tarih ve 2002/6808 E:, 2002/7413 K. sayılı kararında;
“Uyuşmazlık konusu taşınmazların 1950 yılında yapılan kadastro çalışmaları sırasında Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan taşlık yerlerden olması nedeniyle tespit dışı bırakıldığı anlaşılmaktadır. Taşınmaz başında yapılan keşifte dinlenilen yerel bilirkişi ve tanık anlatımları ile bilirkişi raporları, taşınmazın niteliğini belirlemeye yeterli değildir. Uyuşmazlık konusu taşınmazların zilyetlikle özel mülkiyete konu olabilecek yerlerden olup olmadığının, açık ve tereddüde yer vermeyecek şekilde araştırılıp, tespit edilmesi gerekir. Bu maksatla harita ve kadastro mühendisi, jeolog ve ziraat mühendisinden oluşacak üç kişilik uzman bilirkişi heyeti ile nizalı taşınmazların bulunduğu yere ait topoğrafik harita ve kadastro tespit tarihinden sonraki iki ayrı zamana ait hava fotoğraflarından da yararlanılmak suretiyle, taşınmazın niteliğinin kesin olarak belirlenmesine çalışılması… taşınmazın hakim vasfının üç kişilik uzman bilirkişi heyetine sorup açıklattırılması…”
Gerekçesiyle Gölbaşı Asliye Hukuk Mahkemesinin kararının bozulmasına karar verilmiştir.
Yine Gölbaşı Asliye Hukuk Mahkemesinin 18.09.2003 tarih ve 199/343 E., 2003/1182 K. sayılı, dava konusu taşınmazın zamanaşımı zilyetliğine istinaden davacı adına tescil edilmesine ilişkin kararının Hazine vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 06.07.2004 tarih ve 2004/4305 E:, 2004/5393 K. sayılı kararında;
“Davacılar vekili dava dilekçesinde; Hazine adına tapuda kayıtlı bulunan 371 nolu parselin vekil edenleri tarafından Hazineye ecrimisil ödemek suretiyle kullanıldığını, uyuşmazlık konusu ve tescili istenen taşınmaz bölümlerinin bu parselin çevresinde yer aldığını, 20 yılı aşkın zilyetliklerinde bulunduğunu, emek ve para sarfedilmek suretiyle vekil edenleri tarafından imar ve ihya edildiğini belirterek tescil isteğinde bulunmuştur. Hazine, taşınmazın taşlık olduğunu, taşınmazın güney yönünden Yusuf tarafından açılan dava bulunduğunu, mera araştırması nedeniyle 8.Hukuk Dairesince bozma yapıldığını (8.Hukuk Dairesi 2001/5831–6459 sayılı ilamı), belediye vekili ise temyiz dilekçesinde imar ve ihya koşullarının oluşmadığını belirtmek suretiyle hükmü temyiz etmişlerdir.
Uyuşmazlık konusu taşınmazın, 1957 yılında yapılan kadastro çalışmaları sırasında "taşlık niteliğiyle" tespit dışı bırakıldığı anlaşılmıştır. Davacılar tarafından Hazineye ecrimisil ödemek suretiyle kullanıldığı, 371 nolu parsel "05.07.1957 tarihinde yapılan kadastro çalışmaları sırasında hali yerlerden olduğu halde, 1956 yılında Yusuf oğlu Bekir tarafından sürülerek tarla haline dönüştürüldüğü" gerekçesiyle senetsizden Hazine adına tespit edildiği belirlenmiştir. Dava konusu ve kabulüne karar verilen yerlerin dört tarafı halen taşlık kısımlarla çevrili olduğu karara esas olan teknik bilirkişi krokisi ile saptanmıştır. Batıda bulunan taşlık kısımdan sonra 369 ve 371 nolu parseller yer almaktadır. 371 parsele uygulanan 1937 tarih 66 tahrir nolu vergi kaydı taşınmaz yönünü "mera" 369 nolu parsele revizyon gören aynı tarih 67 nolu vergi kaydı taşınmaz tarafını "taşlık" okumaktadır. Vergi kayıtlarının taşınmaz yönünü mera ve taşlık okuduğu anlaşıldığına göre, kadim ve tahsisli mera araştırmasının yapılması gerekir. Çünkü uyuşmazlık konusu taşınmazda; etrafındaki taşlık kısımdan sürülerek tarla haline getirilmiş olup, vergi kayıtlarının okuduğu mera ve taşlık kısımlarının bütünü niteliğinde olduğu görülmektedir. Bu bakımdan, dava konusu yeri etrafındaki taşlık alanı ve komşu parselleri gösterir biçimde haritasının Kadastro Müdürlüğünden getirtilerek dosya arasına konulması, H Köyü'ne ait kadim ve tahsisli mera kaydının olup olmadığının Köy Hizmetleri İl Müdürlüğü, Tapu Sicil, Kadastro ve Özel İdare Müdürlüklerinden sorulması, varsa bu kayıtların getirtilerek dosya arasına konulması, bunun dışında uyuşmazlık konusu taşınmaz ve çevresini kapsayan yöreye ait 1957 tarihinden önce ve sonrasına ait hava fotoğrafları ile topoğrafik haritanın bulunduğu yerden getirtilerek dosyaya eklenmesi, yeniden yapılacak keşifte uzman harita, ziraat ve jeoloji mühendisleri vasıtasıyla tüm harita kayıt ve belgelerin uygulamasının yapılması, bu konuda teknik ve yerel bilirkişi ile tanıklardan yararlanılması, yerel bilirkişi ve tanıkların meradan yararı bulunmayan komşu köyler halkı arasından seçilerek ve HUMK’nin 258 ve 259.maddeleri gereğince keşifte dinlenmelerinin sağlanması, 370 ve 369 nolu komşu parseller dışında taşlık kısma bitişik 372, 373 nolu kadastro parsellerine ait kadastro tutanak ve ekleri ile kadastro sırasında revizyon gören tapu ve vergi kaydı varsa bunlar da getirtilerek az önce açıklandığı şekilde uygulamasının yapılması, tüm komşu kayıtların taşınmaz yönünü ne gösterdikleri üzerinde durulması, uyuşmazlık konusu yer ile etrafındaki taşlık kısmın bir bütün olarak düşünülmesi, taşınmazın kadim ve tahsisli mera sayılan yerlerden olup olmadığının saptanması, 1957 yılından önce ve sonrasına ait hava fotoğrafları ve topoğrafik haritaya göre taşınmazın niteliğinin ayrıca belirlenmesi, bu konuda jeolog ve ziraat mühendisinden gerekçeli denetime açık rapor alınması, dava konusu yere yakın taşınmazlarla ilgili olduğu anlaşılan G Asliye Hukuk Mahkemesine ait 1995/794 esas, 1998/1003 karar, aynı yer Asliye Hukuk Mahkemesinin 1999/343 esas sayılı dosyaları da getirtilerek uyuşmazlığın çözümünde göz önünde tutulması, bu dosyalarda bulunan bilgi ve belgelerin dava dosyasındaki bilgi ve belgelerle birlikte değerlendirilmesine çalışılması, ondan sonra toplanacak tüm deliller birlikte değerlendirilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken eksik araştırma ve inceleme sonucu hüküm kurulmuş bulunması usul ve yasaya aykırıdır.
Davalı Hazine ve A Büyükşehir Belediye Başkanlığı vekillerinin temyiz itirazları bu bakımlardan yerinde görüldüğünden kabulü ile yerel mahkeme hükmünün açıklanan nedenlerle BOZULMASINA”
8. Hukuk Dairesinin 26.06.2003 tarih ve 2003/4491 E., 2003/4780 sayılı kararı:
“…Ziraat Fakültesi Toprak Bölümü öğretim üyeleri arasından seçilecek bilirkişi kurulu aracılığıyla dosya arasında bulunan 1947 ve 1991 yıllarına ait hava fotoğraflarından da yararlanmak suretiyle dava konusu taşınmazın niteliği, hangi tarihte kültür arazisi olarak kullanılmaya başladığı, süresinin belirlenmesi, ondan sonra tüm deliller birlikte değerlendirilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekir.”
8. Hukuk Dairesinin 29.04.2002 tarih ve 2002/2143 E., 2003/3524 sayılı kararı:
“…rapor veren ziraatçı bilirkişi Prof. Dr. Sadık Usta; arazi üzerinde ne kadar süre tarım yapıldığını belirlemenin mümkün olmadığını, arazinin kullanım süresinin en uygun belirlenmesi yönteminin hava fotoğrafları olduğunu, bunun da geçmişe ait en az iki ayrı zamana ait hava fotoğrafları olması gerektiğini, ayrıca dava konusu arazinin fotoğraftaki yerinin de haritada kadastro elemanlarınca gösterilmesinin icap ettiğini, ancak bunlardan sonra konu hakkında sağlıklı bir rapor verilebileceğini açıklamıştır. Hazine vekili de birleştirilen Ankara 15. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1994/262 esas sayılı dosyasında; hava fotoğraflarının zemine uygulanmasını istemiş ve bu delile dayanmıştır.
Bilirkişilerin raporlarında ve mahkemenin kararında A harfi ile gösterilen 33500 m2'lik alanın kullanım süresinin belirlenmesi bakımından bilirkişi Prof. Dr. Sadık Usta'nın raporunda da açıkladığı gibi geçmiş yıllardan en az iki ayrı zamana ait hava fotoğraflarının getirtilerek mahallinde harita ve kadastro elemanlarınca dava konusu yerlerin tespiti, bundan sonra zirai bilirkişi ve teknik bilirkişiler aracılığıyla hava fotoğraflarının çekim tarihleri itibariyle dava konusu yerin kullanılıp kullanılmadığının belirlenmesi, bilirkişilerden arazinin topoğrafik yapısının tespiti bakımından yüzde (%) kaç nispetinde eğime sahip olduğunun belirlenmesini müteakip varılacak sonuca göre karar vermek gerekirken, bundan zuhul edilerek eksik inceleme ile A harfi ile gösterilen bölüm hakkında kabule karar verilmesi de usul ve yasaya aykırıdır.”
8. Hukuk Dairesinin 06.05.2002 tarih ve 2002/3160 E., 2003/3639 sayılı kararı:
“…Uyuşmazlık konusu taşınmazın niteliğinin belirlenmesi ve taşınmazın zilyetlikle kazanılabilecek yerlerden olup olmadığının tespiti yönünden yapılan inceleme ve araştırma noksandır. … bölgeye ait memleket haritası ve hava fotoğraflarının getirtilip uyuşmazlığın çözümünde göz önünde tutulması gerekir.”
8. Hukuk Dairesinin 31.01.2002 tarih ve 2002/768 E. sayılı kararı:
“…Hava fotoğraflarından da yararlanılmak suretiyle, bölgeye ait pafta da getirtilerek taşınmazın zilyetlikle kazanılabilecek yerlerden olup olmadığının kesin olarak belirlenmesine çalışılması, ondan sonra tüm deliller birlikte değerlendirilerek hasıl olacak sonuca göre hüküm tesisi gerekir.”
Yargıtay kararlarında görüldüğü üzere yerel mahkemelerce sadece yerel bilirkişi ve tanık ifadeleri ile fen ve ziraat bilirkişi raporlarına dayanılarak karar verilmesi eleştirilmiş, zilyetliğin süresi ve imar-ihya iddiasının taşınmazın niteliği ile doğrudan ilgili olduğu ve harita ve kadastro mühendisi, jeolog ve ziraat mühendisinden oluşacak üç kişilik uzman bilirkişi heyeti ile nizalı taşınmazların bulunduğu yere ait topoğrafik harita ve kadastro tespit tarihinden sonraki iki ayrı zamana ait hava fotoğraflarından da yararlanılmak suretiyle, taşınmazın niteliğinin kesin olarak belirlenmesi gerektiği belirtilmiştir. Ayrıca dava ile ilgili olarak taraf iddialarının ve taşınmazla ilgili belgelerden ortaya çıkan durumların da (taşınmazın mera olduğu, taşlık vasıfta olduğu veya tarıma elverişli yerlerden olmadığı… gibi) titiz bir şekilde ve eksiksiz olarak incelenmesi gerektiği vurgulanmıştır.
Zilyetlik süresinin hesabında ve taşınmazın niteliğinin belirlenmesinde hava fotoğraflarından yararlanılması ve uzman bilirkişi heyetinde jeoloji mühendisi veya jeolog bulundurulması gerektiği hususunun, Medeni Kanunun 713. ve Kadastro Kanununun 14. ve 17. maddelerine istinaden Hazine aleyhine açılan tescil davalarının savunmalarında göz önünde bulundurulması, davaların Hazine lehine sonuçlanması açısından yararlı olacaktır.
Kadastrosu tamamlanan yerlerde zilyetlik iddiasıyla açılan tescil davalarında, davacılar mutlaka imar-ihya olgusuna dayanmaktadırlar. Kadastro sırasında kayalık, taşlık, çalılık, hali arazi, kullanılmaya veya tarıma elverişsiz gibi nedenlerle tespit harici bırakılan bir yerin sonradan Medeni Kanunun 713. maddesine istinaden zilyetlik iddiası ile tescilinin talep edilmesi, ancak bu yerin imar-ihya edilerek tarıma elverişli hale getirilmesi ve 20 yıl süre ile Kanunda belirtilen koşullar altında tasarruf edilmesi ile mümkün olabilir. Bu nedenle Medeni Kanunun 713. maddesine istinaden açılan tescil davalarında davacılar Kadastro Kanunun 17. maddesindeki imar-ihya olgusunu dayanak olarak göstermektedirler. Burada dikkat edilecek husus zilyetlik süresinin kadastro tespit tarihinden sonra başlaması gerekeceğidir.
Kadastro Kanunun 17. maddesine göre; “Orman sayılmayan Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan ve kamu hizmetine tahsis edilmeyen araziden, masraf ve emek sarfı ile imar ve ihya edilerek tarıma elverişli hale getirilen taşınmaz mallar 14 üncü maddedeki şartlar mevcut ise imar ve ihya edenler veya halefleri adına, aksi takdirde Hazine adına tespit edilir. İl, ilçe ve kasabaların imar planının kapsadığı alanlarda kalan taşınmaz mallarda bu hüküm uygulanmaz.”
Maddeden de anlaşılacağı üzere imar-ihya; tarıma elverişli olmayan bir yerin masraf ve emek sarfı ile tarıma elverişli hale getirilmesidir.
Bu bakımdan tescil davasına konu yerlerin imar-ihya edilip edilmediği ile 17. maddede sayılan olumlu ve olumsuz koşulları taşıyıp taşımadığının belirlenmesi önem arz etmektedir.
Aşağıda bu konuyla ilgili Yargıtay kararlarından örnekler verilmiştir.
“…Uyuşmazlık konusu taşınmazın bulunduğu yerde kadastro çalışmalarının hangi tarihte yapıldığının ve taşınmazın ne sebeple tespit dışı bırakıldığının Kadastro Müdürlüğünden sorulup belirlenmesi, dava konusu taşınmaza komşu dava dışı 437, 438, 442, 443, 444 ve varsa diğer komşu parsellere ait kadastro tutanakları ile varsa dayanağı olan belgelerin getirtilip taşınmaz başında yapılacak keşifte yerine uygulanarak gelen kayıtların nizalı taşınmaz yönünü ne olarak gösterdiklerinin belirlenmesine çalışılması…” (Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 06.05.2003 tarih ve 2003/3064 E., 2004/3234 K. sayılı kararı)
“…Bir yerin kazandırıcı zamanaşımı ve zilyetlik yoluyla edinilebilmesi için kanunda belirtilen diğer kazanma koşulları yanında taşınmazın niteliği itibariyle kazanılmaya elverişli yerlerden olması gerekir…” (Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 02.07.2004 tarih ve 2004/4771 E., 2004/5275 K. sayılı kararı)
“…taşınmazın tespit dışı bırakılma tarihi ve niteliğinin belirlenmesi, o tarihteki niteliğine göre kazanılacak yerlerden olup olmadığının araştırılıp belirlenmesi…” (Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 30.05.2003 tarih ve 2003/3689 E., 2004/3969 K. sayılı kararı)
“…Taşlık niteliği ile tespit dışı bırakılan bir yer imar ve ihyaya muhtaç yerlerden olup, ancak Kadastro Kanununun 17. maddesinde belirtilen koşullar altında imar - ihya edilmiş olması ve bu olgunun tamamlanması tarihinden itibaren 20 yıldan fazla süre ile tasarruf edilmiş olması halinde kazanılması mümkün olabilir. Somut olayda; davacı imar - ihyaya dayanmamış ise de, Yargıtay’ın yerleşmiş uygulamalarına göre zilyetlik imar - ihya olgusunu da kapsar. Bu durumda Kadastro Kanununun 17. maddesindeki tüm olumlu ve olumsuz koşulların göz önünde tutulması gerekir. İmar - ihya olgusu zilyetlik olgusu gibi maddi olaylardan olup, 3402 sayılı Kadastro Kanununun 14. maddesi hükmüne göre belge, yerel bilirkişi ve tanık sözleri ile kanıtlanabilir. Davacı tanık dinletmeyeceğini bildirmiş, dinlenen yerel bilirkişi, davacının dava tarihinden geriye doğru 20 yıldan fazla süre ile taşınmaz üzerine ev yapma, ağaç dikmek ve çevresini çevirmek suretiyle tasarrufta bulunduğunu bildirmiş, ziraatçı uzman bilirkişi uzun yıllar imar ve ihyası yapılmış, çeşitli cins ve yaşta ağaçların bulunduğu 40–50 yıldan beri tasarruf edilen bir yer olduğunu bildirmiştir. Az öncede açıklandığı üzere, tanık dinlenilmemiş ise de, dinlenen yerel bilirkişi sözleri ve ziraatçı uzman bilirkişi raporundaki açıklamalar karşısında imar ve ihya olgusunun yapıldığı, davacının 20 yıldan fazla süre ile tasarrufta bulunduğu belirlenmiş bulunmaktadır. 3402 sayılı Kadastro Kanununun 17. maddesinin uygulanması bakımından bina yapmak ve ağaç dikmek ihya sayılmaz ise de, davacının bu işlemler yanında taşınmazı kültür arazisi olarak tasarruf ettiği anlaşılmaktadır. Ne var ki, Kadastro Kanununun 17. maddesinin son fıkrası hükmü bakımından herhangi bir inceleme yapılmamıştır. Anılan hükme göre İl, İlçe ve Kasabaların imar planlarının kapsadığı alanlardaki taşınmazların ihya yolu ile kazanılması mümkün değildir. Taşınmazın bulunduğu yerde imar planının hangi tarihte yapıldığının davalı Belediye Başkanlığından sorulması, imar planının yapıldığı tarihe kadar kazanma koşullarının oluşup oluşmadığının belirlenmesi, sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken mahkemece dosya içeriğine uygun düşmeyen yazılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmiş olması doğru görülmemiştir…” (Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin ve02.12.2003 tarih ve 2003/8200E., 2003/7938 K. sayılı kararı)
“…Kadastro Kanununun 17.maddesinin son fıkrası uyarınca; imar planı içerisine alınma tarihine kadar bu maddede belirtilen koşulların oluşup oluşmadığı belirtilmemiştir. Gerçekten anılan madde hükmüne göre; "İl, ilçe ve kasabaların imar planının kapsadığı alanlarda kalan taşınmaz mallarda bu hüküm uygulanmaz." denilmiştir. Bir yerin ihya yoluyla kazanılabilmesi için, ihya olgusunun tamamlandığı ve imar planı içerisine alındığı tarihe kadar 20 yıldan fazla süre ile tasarruf edilmiş olması halinde böyle bir yerin tescili mümkün olabilir…” (Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin ve 18.11.2003 tarih ve 2003/7458 E., 2003/7665 K. sayılı kararı)
“…taşınmaz tespit dışı bırakılan bir yerdir. Bu tür yerlerin tapuya tesciline karar verilmesi için 3402 sayılı Kadastro Kanunun 17. maddesinde belirtilen koşullar altında ihya edilmesi ve ihya olgusunun tamamlandığı tarihten dava tarihine kadar 20 yıldan fazla süre ile tasarruf edilmiş olması gerekir…” (Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin ve 30.06.2003 tarih ve 2003/4193 E., 2003/4869 K. sayılı kararı)
“…davacı imar ihya ve kazanmayı sağlayan zilyetliğe dayanarak tescil isteğinde bulunduğuna göre, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 17. maddesinin son fıkrası hükmü gözönünde tutularak, dava konusu olan bu yerin … Belediye İmar Planı kapsamında kalıp kalmadığının, imar planı kapsamında kalıyor ise hangi tarihte imar planı kapsamına alındığının Belediye Başkanlığından sorulup tespit edilmesi, ondan sonra tüm deliller birlikte değerlendirilerek uyuşmazlığın çözüme kavuşturulması gerekir…” (Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin ve 30.05.2003 tarih ve 2003/3792E., 2003/3950 K. sayılı kararı)
“…Mahkemece Cemikebir Mahallesindeki taşınmazın tespit günü itibariyle imar planı kapsamında kalıp kalmadığı araştırılmadığı gibi 17/1. maddesi yönünden de gerekli inceleme tam olarak yapılmamıştır…” (Yargıtay 16. Hukuk Dairesinin 28.03.2002 tarih ve 2002/1719 E., 2003/2225 K. sayılı kararı)
“…Yargılama aşamasında, dava konusu taşınmazın Fethiye, Dalaman çevre düzeni nazım imar planı sınırları içerisinde kaldığı anlaşılmıştır. 3402 sayılı Yasanın 17/2. maddesine göre il, ilçe ve kasabaların imar planlarının kapsadığı alanlarda kalan taşınmaz malların imar-ihya ve zilyetlik yoluyla kazanılamayacağı duraksamaya yer vermeyecek biçimde açıklanmıştır. Bu yasa maddesi kamu düzenine ilişkin olduğundan, her aşamada kendiliğinden gözetilmelidir. Değinilen yön gözetilip, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, aksine düşüncelerle yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır…” (Yargıtay 20. Hukuk Dairesinin 17.01.1995 tarih ve 1994/1685 E., 1995/138 K. sayılı kararı)
Gerek devam eden davalarda, gerekse kadastro çalışması tamamlanan yerlerde zilyetlik nedeniyle Hazine aleyhine açılan tescil davalarında, dava konusu taşınmazın Kadastro Kanununun 17. maddesindeki şartları taşıyıp taşımadığı hususuna (Yargıtay’ın kararları da göz önünde bulundurulmak suretiyle) dikkat edilmesi ve taşınmazın bu nitelikleri taşıyıp taşımadığının idarece yapılacak araştırma ile belirlenerek Hazine lehine olan durumların savunmalarda kullanılması, davaların Hazine lehine sonuçlanması bakımından önem taşımaktadır.